Big Little Lies: Büyük Beyaz Yalanlar

HBO’nun bu seneye damgasını vuran yeni yapımlarından yedi bölümlük mini dizi Big Little Lies, Monterey kasabasının ışıl ışıl evlerinde yaşayan beş kadın karakterin hayatına ve o evlerin karanlık köşelerinde nelerin saklandığına yakın plan bakıyor.

Yedi bölümden oluşan mini dizi Big Little Lies Avustralyalı yazar Liane Moriarty’nin aynı adlı kitabından TV’ye David E. Kelley tarafından uyarlanmış. Yönetmeniyse Sınırsızlar Kulübü (Dallas Buyers Club, 2013) ve Yaban (Wild, 2014) gibi filmleriyle tanıdığımız Jean Marc-Vallée. Bir kadın tarafından yazılmış, kadınlara dair bir hikâyenin ekrana iki erkek tarafından aktarılması bir an için endişe yaratsa da, Kelley ve Vallée ikilisi bu yükün altından başarıyla kalkmış. Bunda, dizinin yapımcıları arasında bulunan Reese Witherspoon ve Nicole Kidman’ın da etkisi olsa gerek. Big Little Lies beş kadını odağına alıyor (ve bu sayede bir filmde en az iki kadının birbirleriyle erkekler dışında bir konu hakkında konuşup konuşmadıklarına bakan feminist Bechdel Testi’ni yaya bırakıyor): Madeline (Reese Witherspoon), Celeste (Nicole Kidman), Jane (Shailene Woodley), Renata (Laura Dern) ve Bonnie (Zoë Kravitz). Bu kadınları bir araya getiren şey ilk anda çocuklarının aynı sınıfta olması gibi görünse de, alttan alta işleyen tema hepsinin erkek şiddetinin farklı türlerine maruz kalmış/kalıyor olmaları.

Madeline, erkenden evlenip çocuk yapmış, bu nedenle de hiçbir zaman çalışmamış, kendini evine ve çocuklarına adamış bir kadın. Bundan gocunuyor; kendini ifade edebileceği, yaratıcılığını canlandırabilecek yeni bir alan olarak tiyatroyla ilgileniyor. Celeste başarılı bir avukatken Perry’yle evlenip çocuk yapınca işini bırakmak zorunda kalmış. Perry ona hem fiziksel şiddet uyguluyor hem de psikolojik baskıyla işine dönmesine engel oluyor. Jane, tecavüze uğrayıp hamile kalmış ve çocuğu doğurmaya karar vermiş. Aralarında üst sınıftan olmayan tek kadın. Yarı zamanlı çalışan bir bekar anne. Renata büyük bir şirketin üst düzey yöneticisi. Erkeklere mahsus o pozisyona gelebilmek için çetin mücadeleler vermek zorunda kalmış. Bonnie, bu beyaz dünyadaki tek siyah kadın. Dizinin uyarlandığı kitapta çocukluğunda tacize uğramış bir karakterken dizide bu konu işlenmemiş. Dolayısıyla, bu hâliyle, tüm karakterler arasında şiddete ya da baskıya maruz kalmayan tek kadın. Ayrıca bir anlamda, tek hamleyle hepsini patriarkanın dehşetinden kurtaran kahraman da aynı zamanda.

Big Little Lies bu kadınlar arasındaki –ifadenin düz anlamıyla ‘birbirinin gözünü oymaya’ kadar varan– fırtınalı dinamikleri bir polisiye hikâye etrafında, sürükleyici bir üslupla ele alıyor ve oldukça yakıcı feminist meseleleri tartışmaya açıyor. Buna ilaveten, şiddet meselesiyle ilgilenen dizi ya da filmlerin neredeyse hepsinin siyahların, göçmenlerin, yoksulların yaşadığı mahalleleri mesken tuttuğu düşünülürse Big Little Lies’ın yerleşik bir önyargıyı daha alt üst ettiğini söyleyebiliriz. Dizinin toplumsal algımıza önemli katkılarından biri, üst düzey işlerde çalışan, varlıklı, eğitimli beyaz Amerikalıların birbirinden görkemli evlerde yaşadığı, aşırı düzenli, temiz ve korunaklı Monterey kasabasında yaşanan yaygın şiddete dikkat çekmesi.

Big Little Lies olay örgüsünü üç gizem –üç ayrı saldırının araştırılması– etrafında kuruyor. Dizi, birinin ölümünün hemen sonrasındaki kargaşa ortamında açılıyor; polis sirenleri, yanıp sönen ışıklar, etrafta şaşkın hâlde dolaşan insanlar, birinin zorlanan nefesinin sesi… Bu görüntülerin arasına, olayın hemen öncesine dair şatafatlı parti görüntüleri giriyor. Böylece dizi daha en başından, pırıltılı hayatlar ile şiddetin yarattığı dehşeti iç içe geçiriyor (bu türden kurgu oyunları dizi boyunca sık sık tekrar ediyor). Söz konusu ölüm bir cinayet şüphesi taşıyor ancak ne faili ne de kurbanı son âna kadar açık edilmediğinden dizi boyunca
her durumu bir cinayetle sonuçlanma ihtimalinin gerilimiyle izliyor, her karaktere potansiyel katil ya da kurban şüphesiyle yaklaşıyoruz. Böylece dizinin tüm dünyası ve karakterleri bir anlamda şiddete boyanmış oluyor. Polis olayın bir cinayet olup olmadığını soruştururken diğer yandan Jane de tecavüzcüsünün kim olduğunu bulmaya çalışıyor. Zihninde adamın kumdaki ayak izlerini takip ediyor ama onu bir türlü yakalayamıyor. Adam, bu olaydan ne kadar kolayca sıyrılıverdiğini ima edercesine, kumsalın bir noktasında ortadan yok olmuş gibi. Bir taraftan da, okulun ilk günü Renata’nın kızı Amabella sınıf arkadaşlarından birinin saldırısına uğruyor ve küçük kız fail olarak Jane’in oğlu Ziggy’yi işaret ediyor. Ziggy bu suçlamayı reddetse de dizi son bölümüne kadar ‘gerçeği’ izleyicisinden gizliyor. Bölümler ilerledikçe, ilk anda birbirinden bağımsızmış gibi duran bu üç şiddet olayının aslında nasıl iç içe geçtiğine, her birinin diğerini nasıl doğurduğuna şahit oluyoruz.

Şiddet Sarmalı 
Şiddet, Big Little Lies’ın en ayrıntılı şekilde irdelediği mesele. Yukarıda bahsi geçen üç vakaya ek olarak dizi boyunca farklı karakterler arasında çok sayıda psikolojik, sözlü ve fiziksel şiddet vakasına tanık oluyoruz. Bazı durumlar oldukça bariz, bazılarının tespiti daha zor ama şiddet hep orada: kadınlar arasında, erkekler arasında, çocuklar arasında, her an her yerde. Birbirine meydan okuyanlar, birbirini tehdit edenler, tartaklayanlar, ısıranlar, açıkça dövenler ve nihayetinde öldürenler… Madeline rüyasında Renata’nın onu bir uçurumdan aşağıya ittiğini boşuna görmüyor. İçinde bulunduğu psikolojik ortam bunu besliyor.

Şiddet bağlamında Big Little Lies’ın sorguladığı en yakıcı meselelerden biri ise aile içi şiddet. Dizi bir yandan bu sorunun sınıflar-ötesi olduğuna dikkat çekerken bir yandan da bu durumu meşrulaştırmak için kullanılan cinsiyetçi yargılardan birini sorguluyor: Kadınlar erkeklerin onlara sert davranmasından hoşlanır mı? Celeste’in kocası Perry’ye göre, Celeste onun “kötü olmasına” bayılıyor. İkilinin ilişkisine dair sahneler, pek çok filmden tanıdığımız bir şekilde şiddet ile tutkuyu birbirine sarmalıyor. Perry ile Celeste sık sık fiziksel şiddete varan kavgalar edip sonra da tutkuyla sevişiyorlar. Bu imgeler Celeste’i şiddetten tahrik olan bir kadın olarak tanıtıyor bir süre. Oysa, herkesin güzelliğine hayran olduğu, kocası Perry’yle ilişkisine imrenerek baktığı Celeste, evlilik içi tecavüz ve şiddete maruz kalmakta aslında. Ancak, ‘kurban’ olmayı kendine o kadar yakıştıramıyor ki psikoterapide bile ısrarla şiddetin ikisinin ortak özelliği olduğunu, ikisinin de öfkeli olduğunu, karşılıklı birbirlerini hırpaladıklarını iddia ediyor. Ta ki terapisti hem ona hem izleyiciye olup bitenin aslında ne olduğunu açıkça ifade edene kadar… Zamanla şiddetin tutkunun yansıması olmadığını idrak eden Celeste’in vücudundaki darp izlerine kapatıcı sürdüğü sahneler hem iç burkucu hem düşündürücü. Kol kırılıyor, yen içinde kalıyor. Suçların üstü kozmetik müdahalelerle örtülüveriyor.

Bu metaforu Monterey’e ve temsil ettiği kültüre de uygulayabiliriz. Monterey okyanus kenarında her yanı özenle güzelleştirilmiş bir kasaba; insanların yaşadığı evler dekorasyon dergilerinden, giysileri moda dergilerinden çıkmış gibi… Big Little Lies tüm bu biçimsel güzelliğin altında gizlenen ataerkil şiddeti görünür kılıyor; kendini şiddetten azade gören bir kültüre ayna tutuyor. Polis bir cinayet vakasını soruştururken yavaş yavaş başka ‘suçlar’ –gündelik hayatın her ayrıntısına sinsice nüfuz ederek normalleşmiş şiddet olayları– fark edilir olmaya başlıyor. Tekil ve bariz bir şiddetin ayrıntıları araştırılırken yaygın, görmezden gelinen, adı bir türlü konmayan ve herkesin suç ortağı olduğu bir şiddet iklimi belirginleşiyor. ‘Fail kim?’ sorusunun cevabı beklediğimizden çok daha karmaşık çıkıyor.

Dizinin özellikle dert edindiği durumlardan bir diğeri, yetişkinler arasında şekil değiştirerek varlığını koruyan şiddetin çocuklar için nasıl bir ortam yarattığı, şiddet kültürünün bir nesilden diğerine nasıl miras kaldığı. Bu konuda da yine önyargıları kırmaya yönelik bir önermesi var Big Little Lies’ın. Amabella’nın Ziggy’yi suçladığı olaydan sonra Jane onun, babasının şiddet genlerini taşıyor olabileceğinden endişelenmeye başlıyor. Oysa son bölümde öğreniyoruz ki Amabella’yı tartaklayan Celeste ile Perry’nin ikizlerinden biri olan Max’miş. Buna ilaveten, dizinin sonunda Ziggy’nin babasının da (yani Jane’e tecavüz edenin) Perry olduğu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Ziggy ve Max aynı genleri taşıyorlar ama yalnızca biri babalarının şiddet davranışını sürdürüyor –genler değil davranışlar örnek teşkil ediyor. Şiddet sarmalını sürdüren çocuk toplumsal olarak problemli atfedilen koşullarda –babasız!– büyümüş olan Ziggy değil, kusursuz izlenimi veren bir aile ortamında büyümüş olan Max. Böylece Big Little Lies hem, tüm önyargıların aksine, bir kadının tek başına ‘sağlıklı’ bir çocuk yetiştirebileceğini söylüyor hem de erkek şiddetinin ne kadar bulaşıcı olduğuna, nesilden nesile nasıl kolayca aktarıldığına dikkat çekiyor.

Dizi kadınların kendilerine yönelen tüm bu şiddetle nasıl mücadele etmeleri gerektiğini de tartışmaya açıyor. Karakterlerin her biri kendince yöntemler geliştirmiş durumda: Renata kızına da öğütlediği ‘karşı saldırı’ yöntemini benimsemiş ve yırtıcı bir yöneticiye dönüşmüş. Jane yastığının altında silahla uyuyor ve atış talimleri yapıyor. Silahın onu daha güçlü hissettirdiğini söylüyor. Celeste’in terapisti onun kocasının bir sonraki saldırısına hazırlanması gerektiğini söylediğinde dizi Jane’in silahının görüntüsüne kesiyor. Celeste kendini silahlanarak mı korumalı? Yoksa terapistin önerdiği gibi, bir yandan kendine kaçabileceği bir ev hazırlayıp bir yandan delil toplayarak hukuk mücadelesine mi girişmeli? Peki Madeline reddedilmeyi kaldıramayan eski sevgilisinin öfkesinin neden olduğu araba kazasından kendini koruyabilir miydi?

Sonunda gerçekleşen olayı irdeleyerek dizinin önerdiği cevabı bulabiliriz belki. Celeste’in ayrılma kararını kaldıramayan Perry okul partisinde ona saldırınca tüm kadınlar onu durdurmak için birlikte mücadele ediyorlar. Bu, açıkça patriarkaya karşı verilen bir mücadele ve bir kadın dayanışması ânı. Yedi bölüm boyunca birbiriyle çeşitli şekillerde çatışan kadınlar, bir kadını döven, baskı altında tutan, diğerine tecavüz etmiş olan ve bu davranışlarıyla erkek çocuklarına kötü örnek olan erk(ek) karşısında birbirlerinin yardımına koşuyorlar. Hem Perry’nin saldırısı sırasında hem de sonrasındaki soruşturma esnasında birbirlerini koruyorlar ve bu onları birbirlerine daha da yakınlaştırıyor; aralarında bir bağ oluşmasını sağlıyor. Ancak, dizinin son sahnesindeki kurgunun ima ettiği üzere bu kadınların hayatında bu eylemin etkisi hep devam edecek: Celeste, Renata, Jane, Madeline ve Bonnie’nin sahildeki rüya gibi ışıklı imgeleri Perry’nin Celeste’e saldırışının ve Bonnie’nin onu merdivenlerden itmesinin karanlık imgeleriyle kesiliyor. En dingin ve huzurlu anlar bile şiddetin anısıyla bölünüyor…

‘Kusurlu’ Kadın Karakterler 
Son olarak Big Little Lies’ın kadın karakterlerine yaklaşımından da bahsetmek gerek. Feminist bir sinemanın nasıl olması gerektiği üzerine fikir yürüten bazı kuramcılar, özellikle de ilk dönemlerde, filmlerin kadın izleyicilerin örnek almak ve özdeşleşmek isteyeceği ‘olumlu’ kadın karakterler sunması gerektiğini savunuyorlardı. Buna karşılık Big Little Lies’ın feminizmi böyle bir yaklaşım üzerine kurulu değil. Dizinin dikkat çeken tercihlerinden biri çok sayıdaki kadın karakterinin hiçbirinin ‘ideal’ ya da ‘örnek’ kişiler olmaması; her birinin meziyetlerinin yanı sıra kendine göre zaafları, kusurları, sinir bozucu huyları, ‘utanç verici’ sırları olan ‘gerçek’ karakterler olmaları. İzleyicinin onlarla ve deneyimleriyle kurduğu ilişki de çeşitli aşamalardan geçiyor dizi boyunca. Özellikle de polis sorgusu esnasında; sözde ifade verirken, sürekli dedikodu yapan kasaba halkının söylediklerinin karakterlere yaklaşımımızı ne kadar etkilediği önemli bir unsur. Onların verdiği ifadelerle izlediğimiz olaylar gittikçe daha fazla çelişirken tarafımızı seçmek zorunda kalıyoruz. Kasaba halkının yanında konumlanıp mesafemizi korumakla bu kadınların yanında yer alıp onlarla dayanışmak arasında bir seçim yapmamız gerekiyor.

Diziyle ilgili pek çok yazıda tanıklar Yunan tiyatrosunda toplumsal/kültürel değerlerin sesi olan koroya benzetilmiş. Kadın karakterle ilişkimizi bu koronun dile getirdiği toplumsal değer yargıları mı belirleyecek yoksa onlarla samimi ve kişisel bir bağ kurmayı başarabilecek miyiz? Polise ifade veren kasaba halkının temsil edilme biçimi ve onlara ayrılan süre aslında izleyiciyi bu konuda net bir biçimde yönlendiriyor; bu insanlarla aynı tarafta olmak istemezsiniz, diyor açıkça. Diğer yandan, Jean-Marc Vallée’nin elinde, toplumsal cinsiyet tanımlarında kadınlara atfedilen pek çok “kötü” özellik ya da davranış biçimi izleyicinin ilişki kurup anlamlandırabileceği bir hâl alıyor. Bu davranış biçimlerine dedikodu yapmak kadar kıskançlık ya da aldatma gibi karmaşık durumlar da dahil. Her biri, aynı özenli ve önyargıdan uzak tavırla ele alınıyor. Bölümler ilerledikçe “kadınlar birbirinin kuyusunu kazar”, “profesyonel olarak başarılı kadınlar cadıdır”, “kadınlar erkeklerin onlara sert davranmasından hoşlanır” gibi varsayımlar yeni bir bağlamda dönüşerek bambaşka anlamlar kazanıyor. Örneğin, Jane ve Celeste ile samimi bir dayanışma içinde olan Madeline’in Renata ile amansız bir çekişme hâlinde olması kadınları birbirleriyle rekabet etmek zorunda bırakan kültürel yapıya işaret ediyor: Evde kalıp kendini çocuklarına adayan kadınlar mı daha ‘iyi’ yoksa kariyerine devam edenler mi? Erkekler için bu mesele tartışma konusu bile olmuyorken kadınları ağır bir suçluluk hissi ile kendini gerçekleştirememenin yarattığı yoksunluk arasında karar vermek zorunda bırakan bu durum kadınlar arasında vahşi, yırtıcı bir rekabet olarak ifade buluyor.

Dizideki kadınların her biri bu toplumsal önyargılarla çeşitli şekillerde baş etmeye çalışıyor. Çoğu zaman da bu, küçükmüş gibi görünen ama aslında hiç de yadsınamayacak boyutlarda yalanlar söylemek şeklinde oluyor. Ki dizinin adı da buradan geliyor: Büyük küçük yalanlar. Bu durum, yine bir toplumsal cinsiyet klişesiyle kadınların içten pazarlıklı olmalarına yorulabilecekken dizi meseleye daha derinlemesine yaklaşmaya çalışıyor. Bu kadınlar bazı şeyleri değil çevrelerindekilere, en yakın arkadaşlarına, hatta kendilerine bile itiraf edemiyorlar çünkü. Örneğin Jane biliyor ki tecavüze uğradığı bilinirse yalnızca kendisi değil, oğlu da ithamlardan nasibini alacak. Zaten sınıfsal farkı nedeniyle yeterince ayrımcılığa maruz kalıyor. Ya da Madeline biliyor ki, başka biriyle bir ilişki yaşadığı öğrenilirse iffetsizlikle suçlanacak. Yükü oldukça ağır olan bu sırlar ve onları gizlemek adına söylenen diğer yalanlar birbirine eklenince de ortaya güvensizlik üzerine kurulu, bireyleri yalnızlaştıran bir toplumsal/kültürel yapı çıkıyor.

Ve nihayetinde bu kadınların hayatına kocaman yeni bir sır ve onu gizlemek için söyledikleri yeni yalanlar giriyor: Polise Perry’nin ölümünün bir kaza olduğunu, ayağının kaydığını ve düştüğünü söylüyorlar. Kadın polis yalan söylediklerini anlıyor. Diğer polisle konuşurken, olayın açıkça bir öz savunma olduğunu ve dolayısıyla da cezanın kamu hizmetine dönüştürülecek birkaç aylık hapisten ibaret olacağını ifade ediyor ve soruyor: neden yalan söylüyorlar? Evet, neden? Biz de bu soruyla baş başa kalıyoruz.

Gözde Onaran_altyazı.net

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s