Beyoğlu Sineması’nı önce izleyiciler terk etti

Beyoğlu Sineması kapanıyor haberi sosyal medya üzerinden yayıldığında, festival salonlarında bilet peşinde koşturmalarım ve orada karşılaştığım insanlar geçti gözümün önünden. Beni en mutlu eden anlar, Marmara İletişim’de sinema öğrencisiyken festival filmlerinde hocalarımı görmekti. Atlas Sineması ve Beyoğlu sineması arasında film seçerken eğer iyi bir hocamı girdiğim filmde görürsem, seçimimden emin oluyordum.

Kalkıp Halep Pasajı’na geldim. Bu kez bilet kalmış mı acaba sorusuyla değil, sinemanın yoluna devam etme şansı var mı, sorusuyla.

‘CENAZE EVİ GİBİ’

Girişte sol kapı açık, ziyaretçilerin biri girip biri çıkıyor. Beyoğlu Sineması kurucularından Baha Serter odada, ‘Cenaze evi gibi’ diyor. Müsaade isteyip oturuyorum.

“Nasılsınız” diyorum. Baha Serter cevap vermeden anlıyorum, biraz buruk, biraz kırgın, biraz duygusal. “Nasıl olalım. Bu kararı almak zordu. Günlerdir uyumadım. Bugün çok yoğundu, ‘Ülke batıyor, sinema derdindesiniz’ diyen de var, AKP’ye küfür için durumu kullanan da, burada başka bir şeyi kaybediyoruz.”

“O zaman en baştan başlayalım nasıl kuruldu Beyoğlu Sineması?” diyorum.

Tam bu soruya Baha Bey yanıt verirken Kanal D muhabiri dalıyor odaya, sohbet ve sözler ağızda kalırken, meslektaşım sorularını sıralıyor.

Baha Sertel “Keşke daha önce gelseydiniz” derken, ben kendimi Hollywood sineması yanında bağımsız sinema gibi hissediyorum. Söyleşi yarım kaldı. Kanal D muhabiri sorularına devam ediyor. Son soru “Buranın kirası ne kadar?” Bu soru işletme sahibini çileden çıkarıyor, “Ben çocuğumu gömüyorum. Siz mezar kaç para diyorsunuz?”

Meslektaşım görevini hızla tamamlayıp çıkınca Baha Serter’le uzun uzun sohbet etme şansımız oluyor. Başa dönmekte ısrarcıyım.

Nasıl kuruldu Beyoğlu Sineması?

“Büyük umutlarla, hayallerle…

Moda’dan geldik… Orada önce Kafkas sineması vardı. Şimdiki Moda Sahnesi. Kafkas Sineması kapanmıştı, orası Ankara Pazarları olmuştu. 90’larda biz aldık orayı, 60 kamyon moloz çıkarıp sinema yaptık yeniden ama adını değiştirmeliydik, Moda Sineması yaptık çünkü Kafkas Sineması’nda seks filmleri gösterilirdi o imajı aşmak için değiştirdik adını.

Sonra Beyoğlu’ndan insanlar bize şaka yollu kızdılar “Biz yıllar sonra Kadıköy’e geliyoruz Beyoğlu’ndan kalkıp. Bu nasıl iş?” diye. Biz de buraya taşındık. Burada esas amaç sanat filmleri oldu.”

En önemli gösterimleriniz hangileriydi?

“Yılmaz Güney, yasaklı o zaman. Yol filmini, getirdik ve gösterdik. Costa Gavras, Ölümsüz Z, iki kez sansüre girip reddedildi ama biz onu da oynattık.

Sinema pahalı bir iş, kitle talebi önemli ama o talep yönlendiriliyor. Dev şirketler, reklam bütçeleriyle izleyiciyi haftalar öncesinden o gösterime hazırlıyor.”

‘ÖNCE SANSÜR VARDI AŞTIK, SONRA…’

Biz konuşurken sinemanın emektar çaycısı geliyor. Öncesinde Emek Sineması’nda yer göstericiymiş. Ona hal hatır soruyorum, amacım anılarını da çayla birlikte almak ama o da çok duygusal, “anlatmakla bitmez” diyor ve ekliyor: “Önce sansür vardı aştık, sonra seksi dayattılar seyirciye, aştık ama bunu aşamadık. Neden bu tarihi caddede bir tiyatro yok? Neden sinemalar kapanıyor? Bunu sorun.”

Çaylarımızı bırakıp gidiyor.

Baha Serter: Burada yer gösterici olup şimdi hakim olan da var, yapımcı olan da. Bir kültür, bir aile doğdu buradan. Şimdi ise İstiklal Caddesi’nde kapalı sinema açık sinemadan fazla.

Son günlerinde olduğunu açıklayan Beyoğlu Sineması’nda gösterimde Anayurt Oteli, Kedi, Inflame, Der Junge, Hjartasteinn var. İlk filmleri soruyorum Baha Serter’e:

“İlk filmler: Şahin Kaygun – Dolunay” diyor. Şahin Kaygun, için sinema yazarı Burçak Evren “Türk Sineması’nın gereğinden fazla konuştuğu bir dönemde görüntünün dilini kullanarak ezber bozdu” der.

İkinci film sinema tarihinde köşe taşlarından Fernando Solanas – Güney… Üçüncü film ise bir korku gerilim filmi olan Stephen King’in Hayvan Mezarlığı olmuş.

“Ben o zaman korku sinemasından anlamazdım, filme çok sıcak bakmadım, ama film bir hasılat yaptı. Biz tüm açılış borcunu ödedik. Star sineması vardı, yönetmenlerin adını biz koyduk, sanat için açıldık eğlence için değil” diyor Baha Serter ve devam ediyor:

‘LONDRA’DA İKİ KİŞİ BURADA NE İZLENECEĞİNE KARAR VERİYOR’

“Biz yola beş kıtadan filmleri göstermek için çıktık. İzlemeyelim o zaman Brezilya’dan Arjantin’den filmler. İnternette var hepsi meraklısına. 1989’dan beri kiracıyız, filmler ve kafemizde oturacak yer bulunmayan günlerden buraya geldik. Nasıl geldik?

Dağıtım firmaları tekelleşti. Londra’da, iki kişi buradaki izleyicinin ne izleyeceğine karar veriyor. Medyanın ve reklamların etkisinde bağımsız sinema ihtiyacı ortadan kalktı. Devam etmek talep meselesi, biz de kendimizi sorguladık, eksiklerimizi biliyoruz ama hepsi maddi şartlarla ilgili… İzleyicinin talebi değişti. Nasıl değişti neler oldu bunlar sosyologların işi ama sonuçta biz burada ödüllü Rus yapımı filmi gösterirken ilgisizlikten seans kapattık aynı gün karşıda Recep İvedik salonu doldurdu.

2013’te sinema dijitale geçti. Biz yine pes ediyorduk. Minnettarım, Başka Sinema geldi ve bize sahip çıktı… ödüllü festival filmleri gösterebildik.

Koşullar değişti, önce İstanbul sonra Beyoğlu, hızla koşullar değişti… Anayurt Oteli, Rus Sineması bunlar merak uyandırmadı ya da biz dönüşümü yakalayamadık. Özeleştiri de yapıyoruz.

Talep meselesi, filmin hayata yansıması… Film sinemada izlenir, ben bunu biliyorum. Ya da bu işi güzel yapamadık, insanlar gelmedi ama toplumsal boyutları var, sosyal, ekonomik boyutları var.

Türkiye’de yaşam tarzı değişti, televizyonlar, haberler, Hollywood etkisi… Öğrenciler Beyoğlu’na gelmez oldu. Hayata iç – dış etkiler… Firmalar tekelleşti. Sinema borsaya açıldı.”

‘O ZAMAN BURASI İSTİKLAL CADDESİYDİ, NEREDE O GENÇLER?’

Sohbet sürerken, yapımcı, Ankara Tiyatro Derneği Kurucusu ve film ithalatçısı kısacası sinema emekçisi Sebahattin Çetin geliyor Halep Pasajı’ndaki Beyoğlu Sineması’na. Soruyorum:

Sinemadan ne eksilecek?

“Burası benim film ithalatına başladığımda film getirdiğim ilk sinema, film… Land of Freedom, Ken Loach. Her seans tıklım tıklım.. İspanya iç savaşı… genç sinema severlerin kuyruğu caddeye uzanır. Ama o zaman İstiklal Caddesi burası… şimdi ne var dışarda?

O gençler nerede? Özledim o gençleri, nerede onlar? Gülüşlerini, postallarını özledim. Kendine güvenlerini özledim.

O filmden sonra film ithalatına başladım La Haine getirdim, Altın Palmiye almış… Micheal Haneke filmlerini getirdim.

‘GÜÇ KARŞISINDA SANATIN YAPABİLECEĞİ BİR ŞEY YOK’

“Burası bir yaşam kaynağı, bir vahaydı, sinemalar bir bir kapanırken yüreğime su serpiyordu. Sinemalar kapandı, çölde yaşayan insanların beldesi İstiklal artık. Arka sokaklara geliyor şimdi sıra, tek tek gidiyor arada direnenler. Kuruma, çölleşme böyle bir şey, yayıldıkça emer yok eder. Beyoğlu’ndaki seküler dünya da kazma kürekle sökülüp yok ediliyor. Güç karşısında sanatın yapabileceği bir şey yok.

‘MARKET VE BAKKAL HİKAYESİ BİZİMKİ’

– Ülkelerin tarihi aslında ve böyle sembolik yerlerin tarihiyle ve dönüşümüyle çok paralel. Kuruluşunuzdan bu yana neler oldu, nasıl bir dönüşüm? Çünkü denktir hikayeler, hayatlar buralarda yaşanır…

Baha Serter: Karamsarım… Emek… Alkazar vs. gidiyor dedik. Son 10 senedir karamsarım. Sinema dediğin gözünün önünde akıp gitmez. Dünyayı taşır sana, Fransız, Rus, Latin Amerika’nın yaşamını taşır.

Biz şimdi biliyoruz Amerika’da mutfakta buzdolabı nerede durur, buzdolabının içinde neler vardır biliyoruz. Ama Rusya’da ne var, Meksika’da ne var? Merak edenler var hiç şüphesiz… Onlar da internetten bakacak artık… bakıyor da…

Bireyselleşme ve yalnızlaşma getirmez mi bu?

Yalnızlık, yorgunluk, kabullenme… Kahramanlar bekliyoruz gelip bizi kurtarsın diye bunu da Hollywood’dan öğrendik. Çizgi romanlardan. Bir kahraman gelip bize hayatımızı yeniden verecek.

‘RAHATSIZ EDER SİNEMA’

Bu mekanlara ruhunu veren buradaki temaslardı zaten, insanlar el sıkışırken birbirlerinin gözlerine bakarlardı eskiden. Burada başlayan aşkalar var. Şimdi dokunma yok, hızla tüketiyoruz. Kafa yorar sinema, düşündürür. Kafalarımız zaten dolu şimdi, düşünmeye vaktimiz yok.

İz TV ve NTV’den Wilko karısıyla burada tanışmış. İnsanlar tanıştı, aşık oldu, evlendi burada. Bazıları nikah şekeri yerine buradan sinema davetiyesi verdi dostlarına.

Yusuf Atılgan bizim müdavimimizdi. Her filmi burada izlerdi. Sinemacı, bankacı, öğretmen, her yaştan her meslekten insan gelirdi..

Şimdi hayat gailesi, yalnızlık, kapalılık yaratıyor. Biliyorum kalkıp buraya gelmek filmi burada izlemek isteyen insanlar hala var. Ama hayat zorlaştı, fırsat yok, vakit yok, para yok belki… Bu durumda seyirci olmadan yürümüyor ama seyirci de yalnızlaşıyor. Dünyayı değiştiren bir yanı var sinemanın bireysel dünyaları da, sinema birlikte izlenir, üzerine sohbet edilir, dokunur insanlar birbirlerine…

Baha Serter’den aldığım tüyo ile Wilco van Herpen’i arıyorum. Onun aşkı Beyoğlu Sineması’nda başlamış, ne düşünüyor bu kapanma haberiyle. Sağ olsun kırmıyor beni anlattıyor hikayeyi.

– Ne düşündünüz Beyoğlu Sineması kapanıyor haberini duyunca?

Çok üzüldüm, çok üzüldüm.

Eşimle orada tanıştım ben. Hem bu açıdan çok önemli hem de yavaş yavaş yitiriyoruz bu butik sinemaları.

İstanbul Film Festivaliydi. Gonca Gürses, o zaman orada tercüman olarak çalışıyordu. Ben onu gördüm ve aşık oldum. Ama sonuydu festivalin ve onu bir daha göremedim. Bir yıl o festivali yeniden bekledim. Sonunda festival sezonu geldi ben her filme gidiyorum. Gonca’yı bekliyorum. O yıl da Gonca çok yoğun, bir okulda ders veriyor. İKSV’den onu arıyorlar festival için, Gonca diyor: Geçen yıl ki kadar vakit ayıramam ama birkaç filmde destek verebilirim.

Ben tabi tüm filmleri takip ediyorum onu görür müyüm diye. En sonunda bir filme bilet alırken onu gördüm.

Hangi filmdi?

Hatırlamıyorum, benim kafam başka bir yerdeydi. (Basıyoruz kahkahayı)

Deniz Karadeniz ve Duygu Karadeniz’i, bilet gişesinde hem son kez Beyoğlu Sineması’na gidelim diyen izleyicilere bilet satışı yaparken hem de kapanma meselesini duyan seyircileri teselli ederken buluyorum. Seyirci ve biletçi arasında kaybolup giden diyaloglar, herkes duygusal…

Deniz: Ben burada büyüdüm, kardeşim burada doğdu. Babam buranın kurucularından. Taksim’e girdiğim anda burası hep ikinci evimdi, Beyoğlu Sineması olmayan bir hayat bilmiyorum. Deniz liseyi bu yıl bitirmiş ve güzel sanatlar okumayı planlıyor.

“Türkiye sanatın adil dağılmadığı bir ülke, sen burada doğdun Duygu ama belki senin yaşında ilk kez sinemaya giden insanlar var” diyorum. Duygu şaşırıyor. O sinemanın İstanbul’daki kalbinde doğmuş. “Burası benim evim gibi” diyor, “Büyük eksiklik olacak, ama ilişkilerimiz sürer.”

EZEL AKAY: 1974’TE NÜFUS 50 MİLYON SATILAN BİLET 250 MİLYON

“Bir bağımsız sinema var bir de bağımsız sinema salonları… Bizim ikincileri kaybetmememiz lazım..

Topluca film seyredememek akla ve topluma aykırı. Bu bir toplumsal ihtiyaç. Maç izlemek gibi maçı evde izlediğinizde aynı maç değildir. Sinema da öyle, topluca film izlememek, maç izlememek sonucu çok kötü olur.

Devlet sadece sinemaya değil salonlara da teşvik yaratmalı. 3 yıldır seyircide bir artış yok. 1974’te nüfus 50 milyon, satılan bilen 250 milyon. Bugün nüfus 80 milyon, satılan bilet 60 milyon… Bunları düşünmemiz lazım. Sinema salonları bağımsız ya da zincir, bağımsız sinemayı desteklemek zorunda.

Ben Beyoğlu Sineması’ndan yana da hala umutluyum. Borusan’la yapılan görüşmeler var, sürdürülebilir görüyorum ben. Umutsuz değilim. Kültür Bakanlığı ve Borusan’ınniyetleri var.”

artıgerçek_Fatma Yörür

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s