Charles de Gaulle, “246 çeşit peyniri olan bir ülkeyi kim, nasıl yönetebilir?” diye sormuştu Fransa için

16 Nisan’da yapılacak referandumun sonucu, Türkiye’nin yönetim şeklini belirlemekten daha fazlasını söyleyecek bize. Algı yönetiminin bilinçaltını etkileme başarısıyla muhalefetin dengeli bir yayılım göstermeyen gücü arasındaki rekabetten kimin galip çıkacağını gösterecek. Ders çıkartmak için son tarih 16 Nisan.

16 Nisan bir milat olacak şüphesiz. 16 Nisan’dan öncesi ve sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Peki, referandum Türkiye’nin iradesini mi yansıtacak gerçekten? Ekonomik kaygının ağır bastığı toplumlarda devletin bekası için yeterli bilincin geliştiğinden söz etmek pek de mümkün değil.

Üstelik yine bir siyasi propaganda vatan, millet, bayrak sevgisi üzerinden kuruluyor. Hayır diyecekler terör örgütleriyle aynı safta yer alıyormuş gibi gösteriliyor. Hayır diyenlerin sözde vatan haini ilan edilmesine doğru giden bir gidişattan söz etmek yanlış olmaz. Böyle bir manipülasyonda sağlıklı ve hür bir bakış açısı geliştirmek mümkün mü peki? Her zamanki gibi seçmenin kafası karışık deyip geçilecek mi? Aziz Nesin’in meşhur lafına atıfta bulunarak yeni aptallık oranları mı belirleyeceğiz?

Aslında 16 Nisan’da bize sorulacak soru şu:
Siz de tektipleştirebildiklerimizden misiniz? Cevabınız Evet mi, Hayır mı?

George Orwell siyasi dilin yalanları doğru, cinayetleri saygın göstermek ve içi tamamen boş sözlerle doluymuş görüntüsü vermek amacıyla tasarlandığını söyler.

Faili meçhuller döneminden, kim vurduya gitti çağından artık katillerin saklanmadığı, aksine yüzünü muzaffer bir edayla gösterdiği bir çukura doğru yuvarlanıyoruz. Karanlıktan umut devşirmeye çalıştıkça başka bir yerden yara alıyoruz. Sessiz bir linçten göstere göstere katletmenin eşiğinde can çekişiyoruz. Yarınlara inanmaktan vazgeçtiğimiz anda yenilgiyi kabul etmiş sayılırız. Yaşamı  idame ettirmek için boyun eğilen her şeyin aslında esiri olunur. Basmakalıp sloganların, kutuplaştırıcı yargıların gölgesinde kalınmıyor mu hâlâ?

Asla hepsini kastetmiyorum ama genel duruma bakacak olursak, solcuların liberal düşmanlığı, milliyetçilerin Kürt antipatisi, muhafazakârların din propagandası, gayrimüslimlerin birbirlerine olan soğukluğu bitmedikten sonra suçu başkasına atmak kolaycılık oluyor. Kime sorsanız en doğrusunu kendi biliyor, lazım geleni eksiksiz yapıyor, hep başkaları tü kaka. Birlik beraberlikten bahsedenlerin ötekileştirdiği birileri hep olmadı mı? Daha kendileri ortak bir ülkü etrafında toplanamadıkları için birlik beraberlik dersinden sınıfta kalmadı mı? Herkes kendine benzeyenlerle ve kendine benzetebildikleriyle aynı cenahta yer alma sevdasında. Ayrımları görmek için fazla uzağa gitmeye gerek yok. Kutuplaşma ailede, arkadaş çevresinde, iş yerinde başlamıyor mu? Bütünü görmek için parçalara bakmak bile  yeterli.  Büyük resme kabahat bulurken o resmin bir parçası olduğunuzu unutmayın. Dayanışma ve diğerkamlıktan dem vuruyoruz ama lafı güzaf.  Herkes sadece kendi davasının peşinde koşmuyor mu?

16 Nisan’da Evet çıkarsa Türkiye’nin kaderi topyekun değişecek, geri dönülmez bir yola gireceğiz. Karanlığın en zifiri halini göreceğiz. Hayır çıkarsa bu, sandığınız kadar büyük bir zafer olmayacak. Çünkü bugüne dek kötünün iyisi için sevine sevine ülke kaderine bırakılmış oldu. Yetinme kültürü hakim olduğu için, sürekli “Buna da şükür” denildiği için…

İki politika izlendi bugüne dek:

1.Mağduriyet ve mahrumiyet.

2. İnkar ve imha.

Artık yok saymanın bin bir çeşidi var. Görünmezleştirme politikası yeni adlar altında devam ediyor. Peki niçin birilerinin görünmesi için diğerlerinin görünmezleştirilmesi gerekiyor? İlerisini gerisini bir yana bırakalım, demokrasiden ne anlıyoruz? Demokratik hukukun, demokratik eğitimin, demokratik toplumun hakkını verebildik mi? Demokrasi elimizden kayıp giderken mi kıymete bindi şimdi? O zaman kuru kuru çığırtkanlık yerine el ele vermenin yolunu bulalım.

Cumhuriyet tarihinde kendine benzemeyeni ötekileştirmeyen, kendi bildiğini okumayan, doğrusunu ben bilirim, siz karışamazsınız demeyen hiçbir hükümet olmadı. Muhalefetin vazifesini, anlaşılır ya da kabul edilemez sebeplerden ötürü layıkıyla ifa edemediği de malum. Sesi biraz fazla çıkanların, muktedirin feleğine çomak sokanların lağvedildiği, hapse tıkıldığı ya da faili meçhule kurban gittiği de malum.

Örgütlenmeyi bile beceremeyenlerin çoğunluğunun  HDP’ye ne seçim zamanında ne de öncesinde ve sonrasında destek olmadığını da biliyoruz. Destek olanların bir kısmının kötü bir şey yapmış gibi sürekli kendini açıklamak zorunda kaldıklarını da. Bizim gibi, bir  ideolojiyi savunmanın veyahut bir partinin destekçisi olmanın kör bir inançla, bağnaz bir tutkuyla eş tutulduğu ülkelerde kişilerin fikir değiştirme hakkı yoktur, nedamet getirmek bile toplumun gözünde temize çıkarılmasına yetmez maalesef. Mimlenir kalır öylece. Her defasında suratına vurulur, hep dışlanır ne yazık ki. Yetmez ama evetçilere yönelik nefretin devam etmesinin nedeni budur. O halde kim kendi vicdan muhasebesinden alnının akıyla çıkabilir ki! Birbirine benzerlerin gruplaştığı bir toplum düzeninde sen ben bizim oğlan diye diye nereye kadar? Uzun vadeli plan yapmak bir yana dursun, tarafsız ve kucaklayıcı bir parti tüzüğü belirlemek, parti içi heterojenliği dengede tutmak, parti tabanına sadık kalmaya mecbur edilen üyeler yerine herkesin söz hakkının olduğu bir hiyerarşi oluşturmak şöyle dursun kimse ortak bir amaç uğruna bile birbirinin elini tutmaya hazır değil. Hayır dedikten sonra birbirine selam bile vermeden evlere dağılacak bir güruhtan söz ediyorum.

Rant, statü, para ve şöhret uğruna muktedirin ağzına bakanlar, köşeye sinip seyre bakanlar, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyenler, rengini belli etmeyenler, kendi yağında kavrulmayı zenginlik, kuru kuru şükretmeyi vazife sayanlar, komşusu aç yatarken karnı tok duranlar, kendi payına düşenle yetinenler, ast ve üst dayatmasına boyun eğenler, hepinizin rolü var karanlığın piyesinde.

Umutsuzluk aşılayanlar bu yola asıl taş koyanlardır. Kendini baştan mağlup görenler ile yarı yolda pes edenler karanlığı koyultanlardır.

Ancak bazen kör bir umuttansa sahici bir umutsuzluk iyidir, uyuşukluğu önler, tedbir aldırır, önüne değil ufka bakmayı sağlar. Belki herkes bu sayede karanlıkta göz kırpmak yerine sağduyulu bir iletişimi tercih eder, elini vicdanına koyar da çuvaldızı kendine iğneyi başkasına batırır.

Birbirimize sahip çıkmak için son tarih 16 Nisan.

Son pişmanlık fayda etmeyecek.

Pınar DOĞU_T24

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s