Althusser’in baltası, Derrida’nın intiharı, Nietzche’nin kırbacı

Althusser’in baltası, Derrida’nın intiharı, Nietzche’nin kırbacı

Türkiye’de hakikati dillendirenlere (kim olursa olsun) sürgün, hapis, ölüm tehditleri reva görülüyor. Fakat hakikati dillendirmenin bedelini göze alamayıp bunca yalanın içinde yaşamaya rıza gösterenler Derrida’nın intihar ettiğine, Althusser’in karısını baltayla öldürdüğüne, Nietzche’nin ömrünü tımarhanede geçirip orada öldüğüne inanmakla da yakayı kurtaramayacaktır.

İktidarın ideolojisine muhalefet eden her sözün itinayla elendiği Türk televizyonlarından birinde yeni düzenin yeni kanaat önderleri Türkiye’nin bölge politikasını, bu bağlamda Musul meselesini konuşuyor. Konuşmacılardan en dikkat çekeni bir tarih profesörü. Ona “1. konuşmacı” diyeceğiz. Önce şu muazzam muhabbeti dinleyelim:

 

Şirin Payzın: İddiamız ne? Musul’u tekrardan hak ettiği gibi Kürtlere geri vereceğiz ve garantörü biz mi olacağız diyorsunuz? Yoksa bize mi bağlansın diyorsunuz? Ya da oradaki Arapları ve diğerlerini… Yani neye gidiyoruz yani?

1. konuşmacı: Feridun Sinirlioğlu’nun dediği bir cümle var. Ben müsaadenizle bi saptama yapayayım, bi cümleyle. Şimdi diyor ki, aşağılık kompleksinden bahsediyor orada.

Payzın: 19. yüzyıldan beri olan bir aşağılık kompleksi… (Sinirlioğlu’nun söz konusu değerlendirmesi şurada -İ.A.- :   (http://www.hurriyet.com.tr/buyukelci-feridun-sinirlioglu-bolgede-gelecek-sekuler-demokraside-40257044)

1. konuşmacı: Hâlâ devam ediyor. Bakın, söyleyeyim. Hahaha, bakmayın hemen söyleyeyim.

Payzın: Yo yo, söyleyin siz.

1. Konuşmacı: Bütün söylemlerimizde… Çoğunda. Bütün demeyeyim. Hep batıyı referans alıyoruz. Louis Althusser diye bir sosyolog var. Marksist. Bu adam karısını baltayla öldürdü. (Not: Yalan! İ.A.)

2. Konuşmacı: Baltayla öldürmedi.

1. Konuşmacı: Bi saniye.

2. Konuşmacı: Şimdi canlı yayında konuşuyoruz ama… Masaj yapıyordum, boğarak öldürdüm diyor…

1. Konuşmacı: Ha, inandık… İnandık biz de.

2. Konuşmacı: Sonra kendisi hatıralarını yazdı. Orada şey yaptı.

1. Konuşmacı: İnandık… Bakın, Derrida intihar etti. (Bu da yalan! İ.A.) Nietzsche

2. Konuşmacı: Hay Allah, buradan batı düşüncesinin işe yaramaz olduğunu, onu çöpe atalım mı diyeceğiz yani.

1. Konuşmacı:  Hayır, bi saniye, cümlem bitsin. Derrida intihar etti. Nietzsche akıl hastanesinden çıkamadı, orada öldü. (Bu da yalan! İ.A.) Ve Nietzsche’nin ilginç bir cümlesi var: “Kadının yanına gidiyorsanız, kırbaçınızı alın.” (Bu da yalan! İ.A.) –  http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423907225.pdf

Payzın: “Eyvah eyvah”

1. Konuşmacı: Tabii, şimdi bakın…

3. Konuşmacı: “Karnından sıpayı bilmem…” O kadar çok söz var ki bizde.

1. Konuşmacı: Bi saniye. Onu söyleriz ama bunu söylemeyiz.

3. Konuşmacı: Hukuk deyin, teknik deyin, ampulu kim icat etti deyin… İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi deyin…

 1. Konuşmacı: Erdoğan bey… Bitirmem lazım.

3. Konuşmacı: Ama olmaz ki!

Payzın: Bi dakika, nereye bağlayacağını merak etmiyor musunuz? Biz merak ediyoruz. Peki, buyrun.

1. Konuşmacı: Bitirmem lazım. Kesinlikle batı bilimiyle hemhal olmalıyız ve öğrenmeliyiz. Fakat bizim o Feridun Sinirlioğlu’nun, çok hoşuma gitti, aşağılık kompleksi bütün referanslarımızı…

2. Konuşmacı: Ama kötü örnekler verdiniz, onu bi kere kabul edin. Bu örnekleri bi kenara koyun.

1. Konuşmacı: Çok var. Foucault, Foucault eşcinsel birisi…

2. Konuşmacı: Kötü mü?

1. Konuşmacı: Ve AIDSden ölmüştür.

2. Konuşmacı: Eee?

1. Konuşmacı: Bize nasıl örnek olsun bu? Bizim aile yapımıza?

İDEOLOJİYE ÇAĞRI

“Batının ahlaksızlığının” altını çizen tarih profesörü 1. konuşmacının vurguladığı “aşağılık kompleksi”nin detaylarına inmeyelim ama bu tanımlamanın da Avusturyalı (Batılı) psikiyatrist Alfred Adler’a ait olduğunu hatırlatalım.

1.konuşmacının Musul meselesi tartışılırken konuyu Batı felsefesini kahvehane ağzıyla hiçleştirme girişimine dayandırması tam da “karısını baltayla öldürdü” dediği Althusser’e sözü bırakmamızı sağlıyor. Alhusser’in “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları” kitabında dediği gibi “İdeoloji öyle ‘eyler’ veya ‘işler” ki, bireyin içinden özneleri ‘toplar’ ya da bireyleri öznelere ‘dönüştürür’ ve bunu da çağırma (interpellation) dediğimiz son derece kesin bir işlem yoluyla gerçekleştirir. Söz konusu çağırma eylemini kafamızda canlandırabilmek için polisin (ya da başka birinin) her gün en sıradan biçimde bizi nasıl çağırdığını düşünmek yeter: ‘Hey, sen, oradaki!”

Kendisi de bir biçimde devletin ideolojik aygıtlarıyla şekillenmiş olan profesörün yaptığı budur: İzleyiciyi güya Batıya karşı konumlanmaya, “özne” olmaya davet eder gibi görünürken, aslında mevcut iktidarın söylemine çağırıyor. Bunu da “Türk toplumunun ahlaki değerleri” üzerinden yapıyor. Elbette bunu yaparken, Osmanlı tarihi üzerine çalışmış olan profesör, Osmanlı’daki kardeş katlinden, haremden, harem oğlanlarından ve daha bir sürü “şeyden” bahsetmiyor. Onu bu bahse zorlayacak bir konuk profili de elbette söz konusu edilmemiştir.

Böylece profesör, her biri yakın tarih felsefi düşüncenin çığır açıcısı olan isimleri, tam da Türkiye’nin içine düştüğü Durkheim’in tanımlamasıyla “anominin” içine, alenen yalan söylemekten bile imtina etmeyerek çekiyor. Sonuçta bizim bir cahilin cesareti olarak yorumlayıp geçiştirdiğimiz iki dakikalık konuşma, kendisinden taraf veya hakikatlere erişim imkânı olmayan izleyiciyi sarmalayabiliyor.

 “YELİZ”Lİ BİR ALDATMACA

 Aslında bu hafta anayasa değişiklik paketi oylamasından sonra AKP’lilerin çektirdiği toplu fotoğrafı “okumaya” çalışacakken söz konusu TV programına denk geldim. Fakat her iki sahne de birbirini çok iyi tamamlıyor. Bir AKP milletvekilinin cumhurbaşkanlığının Twitter hesabını “mention”layarak  “işlem tamam” diye müjdelediği üzere paket 339 oyla kabul edildi. Böylece bir ülkenin “toplumsal mutabakat metni” hudutsuz bir gözü karalık, “Yelizli” bir sahtekârlık (AKP’li bir milletvekilinin Yeliz Adeley ismiyle sahte hesapla yayın yaptığı ortaya çıktı) ve bir boyunlukla (CHP ve HDP’li milletvekillerini darp eden bir AKP’li vekilin daha sonra darp edilmiş gibi boyunluk takıp tekerlekli sandalyede poz vermesi) tarihe geçti.

Basına yansıyan fotoğrafta, muhalifleri darp etmiş olduğu aktarılan AKP’li milletvekilinin boyunluk takmış halde tekerlekli sandalyede oturduğu ve arkasına dizilmiş olan AKP’li milletvekillerinin galibiyetlerini bu “mağduriyet” öyküsüyle kutladığı görülüyor. Sırf bu fotoğraf karesi, iktidarın  geçmişini, söylemini ve eylemini konuşmak için sınırsız veri sağlıyor. Galibiyeti sahiplenirken mağduriyetin alacaklılığından da feragat etmeyen bu zihniyet, Türkiye’deki anomiyle doğrudan örtüşüyor. O yüzden de referandum sürecinde bu zihniyetin hakimiyet kurmaması için çok az neden var.

CHP’YE ALTHUSSERCİ PERSPEKTİF

Referandum sürecinde iktidar ideolojisinin toplumun çoğunluğunda karşılığı olmadığını düşünüp “halk iradesinin” “hayır” yönünde şekilleneceğini iddia eden CHP’yi Althusserci perspektifle meseleye bakmaya çağırmalı. Çünkü bireyi “Türklüğün geleceğinin şekilleneceği” yeni sürecin öznesi olmaya çağıran iktidar ideolojisi, bizatihi bireyi referandum süreciyle yeniden yapılandıracak. Bu açıdan şu anda iktidar yanlılarının yalanlarının bireyleri sarmalamayacağını düşünen kim varsa, yanılır. Referandum sürecinde Türkiye’nin şimdiye kadar yaşananları aratmayacak bir çalkantıya sürüklenmeye çalışılacağına kimsenin pek kuşkusu yok. Ancak demokratik muhalefetin hakikati cesaretle, bedellerini göze alarak dillendirmesinin kendisi bile egemen ideoloji tarafından sarmalanmaya çalışılan bireye etkisi olabilir.

Türkiye demokratik muhalefetinin en büyük zaafı yalanla, riyayla, çarpıtmayla, misenformasyonla baş edememek, yalanın yıldırıcı gücü karşısında pes etmektir.  Ezilenlerden yana en etkili muhalefet, muktedirin yalanlarıyla baş etme yollarını bulmaktır. Siz yalanlarla baş edemezseniz, karşıdakinin yalanları sizi dehşete düşürüp yıldırıyorsa, istediğiniz kadar ahlakî değerlerden dem vurun, baş edemezsiniz.

PARRHESİASTES’İN ALDIĞI RİSK

Sözünü ettiğimiz profesörün saygısızlık yapmakta beis görmediği Foucault, “Doğruyu Söylemek” ismiyle kitaplaştırılan ders notlarında, “ahlaklı” insan için şu hatırlatmayı yapıyor: “Bir filozof bir hükümdara, bir tirana hitap etse ve ona tiranlığının rahatsız edici ve nahoş olduğunu, zira tiranlığın adaletle bağdaşmadığını söylerse, filozof hakikati söylemiş olur, hakikati söylediğine inanır, buna ilaveten bir de risk alır… (çünkü tiran ona karşı öfkelenebilir, onu cezalandırabilir, onu sürgüne gönderebilir, onu öldürebilir.) Gördüğünüz gibi parrhesiastes (“hakikat dillendiricisi” İ.A.) risk alan insandır… Hayatının tehlikeye atıldığı bir parrhesia oyununu kabul ettiğin zaman, kendi kendinle özgül bir ilişkiye girmiş olursun: Hakikatin söylenmemiş halde kaldığı bir hayatın güvencesi altında kalmaktansa, hakikati söylemek uğruna ölümü göze almış olursun… Kendisine karşı sahtekârlık yapan bir canlı varlık değil, bir hakikat anlatıcısı olmayı kendisi için daha uygun görmüştür.”

Türkiye’de hakikati dillendirenlere (kim olursa olsun) sürgün, hapis, ölüm tehditleri reva görülüyor. Fakat hakikati dillendirmenin bedelini göze alamayıp bunca yalanın içinde yaşamaya rıza gösterenler Derrida’nın intihar ettiğine, Althusser’in karısını baltayla öldürdüğüne, Nietzche’nin ömrünü tımarhanede geçirip orada öldüğüne inanmakla da yakayı kurtaramayacaktır.

İrfan Aktan_Duvar

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s